Nilgün - Leyla Zileli Sempozyum

İçeriğe git

Leyla ZİLELİ


Leyla (Zileli) Hanım:
 
“Ve odur ki büyüklük...”*
 
Nilgün TAŞKINTUNA
 
(Prof. Dr. Nilgün Taşkıntuna’nın 44. Ulusal Psikiyatri Kongresinde yaptığı “Leyla Zileli Anma Toplantısı” konuşmasından kısaltılarak alınmıştır)
 
 
Leyla Hanım Lozan antlaşmasının mimarlarından ve Atatürk'ün en güvendiği hariciyecilerden biri olan Tevfik Kâmil Bey ile Hayriye Hanım’ın küçük kızları olarak 1925 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Babasının görevi nedeniyle çocukluğunun önemli bir kısmı değişik ülkelerde geçmiştir. Bazılarını çok da iyi anmadığı sert Fransız mürebbiyelerle büyümüş bu nedenle Fransızca da Türkçe gibi anadili olmuştur. Notre Dame de Sion Fransız Okulunda ilkokuldan itibaren ablası ile birlikte yatılı okumuştur. Dame de Sion’da rahibelerden aldığı eğitimin zorlayıcı bazen acımasız olduğunu ama kendisinin insanlaşma sürecinde çok rolü olduğunu her zaman vurgulardı. Yaramazlıklarını, arkasından gelen cezaları, lise çağında nasıl okulun duvarlarından atlayarak sinemaya kaçtıklarını o günün heyecanı ile aktarırdı.
 
Kendi isteğiyle tıp fakültesinde okumayı seçmiş, 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olmuş, 1955 yılında aynı fakülteden psikiyatri uzmanlığını almıştır. İhsan Şükrü Aksel’in en güvendiği asistanlarından biri olmasına rağmen kendisine mezuniyetinden sonra kurumda tutulmayacağı söylenmiş, Fransız la Paix hastanesinin sorumluluğu verilmiştir. Leyla Hanım asistanlık yaptığı kurumda tutulmayışından dolayı büyük düş kırıklığına uğradığını, ama bir kapı kapanmadan diğerinin açılmadığını, bu durumu kendi yolunda ilerlemek için bir fırsat olarak kullanabildiğini, bir dönem İhsan Şükrü Bey’e duyduğu kızgınlığın daha sonra nasıl minnet duygusuna değiştiğini asistanlarımıza anlatırdı. Evet, Leyla Hanımın önünde bir kapı kapanmış bir başkası açılmış ve Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip psikanaliz eğitimi almaya karar vermişti.
 
1957 yılında Kansas City Psychiatric Receiving Center'a asistan olarak gitmiş, 1959 yılında New York Postgraduate Center'da resmi psikanaliz eğitim programına başlamıştır. 1962 yılında psikanalist diplomasını almıştır. Wolberg'ün öğrencisi olarak oldukça parlak geçirdiği öğrencilik yıllarından sonra kendisine eğitici olarak kurumda kalması teklif edilmiş ama Leyla Hanım Türkiye'ye dönmeyi tercih etmiştir. Wolberg'ün "anladım, küçük denizde büyük balık olmaya gidiyorsun" dediğini gülümseyerek anımsardı. Oysa onu tanıyanlar mütevazi kişiliği ile bu ifadenin bağdaşmadığını bilirler, aile geleneği olarak yurduna dönmeyi tercih etmişti.
 
Leyla Hanım, Amerika yıllarını hem keyifle hem hüzünle anardı. O yıllarda Cornell Üniversitesinde nöroloji fellow’u olan eşi Turgut Zileli ile çok yoksulluk çektiklerinden, geçinebilmek için üç ayrı hastanede çalıştığından, çamaşırhanede çamaşırların yıkanmasını beklerken nasıl ona çok sıkıcı gelen Fenichel'i okuduğundan sıkça bahsetmiştir. Yurtdışına para çıkarmanın yasak olduğu o yıllarda çektiği zorluklar için "insan sefalet kısmını unutuyor geriye hoş hatıralar kalıyor" derdi.
 
Türkiye'ye döndükten hemen sonra İstanbul-Şişli'de muayenehane açmıştır. O sıralar Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kurma çalışmaları yapan ve yurtdışı deneyimi olan nitelikli bilim insanlarını bir araya getirmeye çalışan Prof. Dr. İhsan Doğramacı kendisiyle temasa geçmiş ve Hacettepe’ye davet etmiştir. Hastalarını birdenbire bırakamayacağını söyleyen Leyla Hanım yaklaşık iki yıl yarı İstanbul yarı Ankara’da çalışmış daha sonra tamamen Ankara'ya yerleşmiştir. Bu süre içinde yaptığı İstanbul-Ankara arası sık tren yolculuklarında düşünmek, kitap okumak ve Anadolu insanını tanımak için eline bolca fırsat geçtiğinden bahsederdi. 1965 yılında psikiyatri doçenti olmuş, 1970 yılında profesör ünvanını almıştır.
 
Hacettepede Anabilim Dalı başkanlığı da yapan Leyla Hanım için unvanların hiçbir zaman önemi olmamıştır. Orhan Bey’in odasına gidip “Orhan bölüm başkanı sen miydin, ben miydim” diye sorduğuna biz asistanlar tanık olmuşuzdur. Herkese kendi içinde hak verdiği için yönetimi sırasında bazen kaotik durumlar ortaya çıkar öyle durumlarda şakayla karışık bölüm başkanı olmanın “level of incompetence” -beceriksizlik mertebesine ulaşmak- olduğunu söyleyerek kendisiyle dalga geçerdi.
 
Vefatından sonra taziye mesajlarında zaman zaman vurgulanan Leyla Hanım’ın fazla üretken olmadığı, yazıp çizmediği ile ilgili kısım için bir şeyler söylemek isterim. Gerçi Orhan Bey Türk Psikiyatri Dergisinin önsözünde bu konuya değinmiş ve Leyla Hanım’ın klinikte çok çalıştığı için belki de az yazdığını belirtmişti ama Leyla Hanım yazmayı sevmezdi ve bunu açıklıkla söylerdi. "Şimdiki kurallar benim zamanımda da geçerli olsaydı ben akademisyen olamazdım" derdi. Bu yanıyla övünmez, genç meslektaşlarını yazmak konusunda daima cesaretlendirir, fikirler verir, süpervizyonları esnasında “benden sonra bunları siz yazarsınız belki” derdi. Leyla Hanım tanıdığım "akademisyenliği en çok hak eden" öğretim üyelerinden biriydi.
 
Yataklı serviste çalışmayı, dolayısıyla yeni başlayan asistanlarla çalışmayı çok sever böylece yeni başlayan asistanın mesleğe uygunluğunu da test ettiğini söylerdi. Hasta görüşmesiyle ilgili en temel ilkeleri doğrudan kendisinden öğrenmemizi sağlardı. Sabah erkenden servise gelir, zorlandığımız hemen her hastamızı birlikte görür ve yol gösterirdi.
 
Değerli öğrencilerinden Dr. Nevzat Yüksel'in kendisiyle 2001 yılında Klinik Psikiyatri Dergisi için yaptığı söyleşide de belirttiği üzere, Leyla Hanım bizim için kuramla uygulamanın birleştiği yerde dururdu. Çok güzel bir usta çırak ilişkisi içinde neredeyse pasif difüzyon yoluyla mesleki becerisini bizlere geçirirdi.
 
Yeri gelmişken yataklı servis rotasyonum sırasında hiç unutmadığım bir anımı aktarmak isterim: Ağır majör depresyonu olan, iki kez ciddi intihar girişiminde bulunan 50 yaşlarında bir kadın hastayı servis ekibi olarak birlikte görecektik. Hastayı odaya almadan önce Leyla Hanım hafifçe oturduğu koltuğun ucuna doğru geldi, her zamanki gibi kollarını göğsünün etrafında kavuşturdu ve “çocuklar insan meslekte ne kadar çok deneyim kazansa da biliyor musunuz her zaman yeni bir hastayla karşılaşırken anksiyeteli olurum, şimdi de biraz öyleyim” dedi ve o hastayı iki saate yakın gördü. Ben ilk kez o zaman psikanalize inandım. Hasta dahil tüm servis ekibi hastanın içe alınmış annesine öfkesini ve intihar girişimiyle onu yok etmeye çalıştığını sanki odada canlanmış gibi somut bir şekilde gördü. Neredeyse sihirli değnek değmiş gibi günlerdir yemeyen, içmeyen, uyumayan hasta görüşmeden çıktı, yemek kuyruğuna girdi, sohbet ederek yemeğini yedi ve yatağına yatıp uyudu.
 
Asistan derslerinde ve süpervizyon saatlerinde bana Mary Poppins’i çağrıştıran çantasından makas, kalem, kağıt, çakı, rengarenk kurdeleler, parlak-janjanlı jelatinler çıkarır, kağıttan tavşanlar keser, geometrik çizimler yapardı. Saatler süren bu uğraşı bizde bizimle ilgilenmiyormuş hissi yaratırdı. Kendi dünyasında görünümünün altında vakayı en ince detayına kadar dinlemiş olduğunu ve büyük bir maharetle ele aldığını her seferinde hayranlıkla görürdük. Asistanlara içgörü kazandıran mesleki yorumlarında son derece titizdi ve incitmemeye çok dikkat ederdi. Biz asistanlara “daha yolun başındasınız hepiniz törpüleneceksiniz” derdi. O da ne demek diye birbirimize bakar, zaten biz yeterince olmuş-olgunlaşmış olmasaydık burada işimiz ne diye düşünür, içimizden kızardık. Törpülenmek... Törpülenme lafına duyduğumuz tepki, tıpkı anne babamızın sözleri gibi sonradan sonraya anlayıp, hak verdiğimiz bir karşılığa büründü. Çünkü zamanla Leyla Hanım’ın her bir süpervizyonundan değişmiş olarak çıktığımızı fark ettik. Zengin iç dünyasının imbiğinden geçen sözleri, yorumları, hastayı, kendimizi, dünyayı başka bir bakış açısıyla anlamamıza yarardı. İşte bu törpülenmekti. Tüm otoritesine karşın dev taşlı kolyeleri gözümüzü alır, çocuksu sevinci ve içten kahkahaları içimizi ısıtırdı.
 
Çok şey bilir, bilmediğini de bilirdi. Yapılandırılmış bir eğitim vermediğini kabul eder neyse ki Orhan Öztürk var, birbirimizi tamamlıyoruz derdi. Bizler Hacettepe’de, mesleğinde farklı şekillerde yetkin iki kıdemli öğretim üyesinin, Leyla Hanım’ın ve Orhan Bey’in birbirlerini zenginleştirerek ve karşılıklı var ederek bir arada olabilirliğine tanıklık ettiğimiz bir asistanlık süreci geçirdik.
 
Leyla Hanım inanılmaz bir klinisyen ve humanistti. Kalıpçı olmayan, esnemekten korkmayan, dogmatizme asla prim vermeyen, kendine güvenen, hastayla görüşürken devleşen bir terapistti. Sezgi gücü inanılmaz derecede kuvvetliydi. Anlama-kavrama yeteneğiyle hedefini hiç sektirmeden bilinçdışına yönelttiği yorumları ile insanı neye uğradığına şaşırtırdı. Ama bu yeteneğini eğitim ve hasta görüşmeleri dışında gündelik yaşamında hiç kullanmaz, “yaptığımız iş dört duvar arasında kalır, ötesi tecavüzdür” derdi. Özel hayatında son derece mütevazi duruşu ve giyim-kuşamı ile hiç dikkat çekmeyen biriyken ağzını açtığı anda müthiş karizmasıyla çevresinde sarsıcı etkiler bırakırdı.
 
Leyla Hanım çok severek çalıştığı Hacettepe’den 1992 yılında emekli oldu ancak birkaç yıl daha dinamik psikoterapi eğitimi ve süpervizyonu vermeye devam etti. Emekli olacağı zaman yavaş yavaş kendini çekti, belki de çok zorlandığı o günlerde “insanın ayrılmayı bilmesi lazım” derdi. l992-1997 yıllarında Hacettepe Üniversitesinin yanısıra Ankara'da çeşitli kurumlarda uzmanlık eğitimi alan asistanlara mezuniyet sonrası eğitim-psikanalitik psikoterapi eğitimi vermiştir. 1997 yılında Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın ricası ile Başkent Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalının kurucularından biri olmayı kabul etti. Başkent’te yalnızca eğitici olarak yarı zamanlı çalıştı ve son günlerine dek Dr. Haberal’ın ısrarı ile Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüttü. Hedefi Başkent’te de bir dönem Hacettepe’de olduğu gibi dinamik psikoterapi bilgi ve yetileri ile donanmış asistanlar yetiştirmekti ve bunda başarılı oldu. Çalıştığı kuruma saygının önemini sık sık vurgular, bunun kendine duyulan saygı ile paralel olduğunu ve kişiyi üretken kıldığını söylerdi.
 
İki kurumda da kendisini izlemiş biri olarak şunu söylemeliyim; çalışma biçimi aynı olsa da asistanlara davranış biçimi farklı idi. Hacettepe çocuğunuz, Başkent torununuz gibi diye takıldığımızda gülerek kabul etmişti. Çok daha yumuşak, daha hoşgörülü, daha olduğu gibi kabul eden ve yargılamayan bir Leyla Hanım vardı. Törpüleme yine vardı ama daha da yumuşaktı. Asistanların ve uzmanların alabildiği her yerden eğitim alıp zenginleşmesini ister ve teşvik eder, “her zaman her yerde herkesten öğreneceğiniz yeni bir şey vardır, unutmayın gurur kendine duyulan kötü sevgidir" derdi. Leyla Hanım Başkent Üniversitesinde bulunduğu süre zarfında tıpkı Hacettepe’de olduğu gibi karizmatik kişiliği ile yine öğrencilerin en hayran oldukları öğretim üyesi olmayı başardı, işin tuhafı bunu yapmak için en ufak bir gayreti olmadan. Diploma törenlerinde yine en çok alkışlanan öğretim üyesi idi. Bir ziyaretimde öğrenciler tarafından hasta yatağının tepesinin uçan balonlarla, odadaki sandalyenin üstünün ise sevdiği peluş hayvancıklarla donatıldığını şaşkınlıkla görmüştüm.
 
İlerlemiş yaşına rağmen literatürü takip ederdi. Sinirbilimden psikanalize yeni bilgilere karşı duyduğu öğrenme arzusu çok açıktı. Klasik psikanaliz eğitimi almış olan Leyla Hanım sonraki yıllarında ego psikolojisi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi ile ilgili bilgilerini geliştirmiş, hastayı anlamak için en yararlı olabilecek teorik bilgiyi kullanma konusunda esnek olmak gerektiğini, bazen Freud’un, bazen Klein’ın, bazen Kohut’un kuramlarının kendisine yol gösterdiğini vurgulardı.
 
Leyla Hanım Başkentte çalıştığı süre içinde, mezun olduğu New York Postgraduate Center’ın da bağlı olduğu Uluslararası Özerk Psikanalitik Psikoterapi Birliği üyeliğine kabul edildi ve İtalya İlişkisel Psikanaliz Enstitüsünün eğitici-süpervizör analisti oldu. Birisi ben olmak üzere üç kişinin, Dr. Füsun Çuhadaroğlu ve Dr. Gamze Özçürümez'in eğitim analisti ve süpervizörü olarak eğitimimize büyük katkıda bulundu. Başkent yanı sıra Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri Psikiyatri asistanlarına dinamik psikoterapi süpervizyonu verdi. Bizleri kendi yolumuzu çizmemiz konusunda cesaretlendirdi.
 
Ruhu tıpkı sevgili ablası Necla Hanım gibi çok gençti. Yeni restoranlar, farklı lezzetler denemeyi sever, çok hastalandığı dönem hariç aksatmadan arkadaşlarıyla buluşurdu. Arkadaşlarından biri bir keresinde “biz kocakarılar” dediğinde “rica ederim kendi adına konuş, ben bir hanımefendiyim” diye karşılık verdiğini eğlenerek anlattığını hatırlıyorum. Öte yandan, özellikle son yıllarda arttığını gözlediği şiddetli kişilik bozuklukları ve hızla değişen toplum ve değerler söz konusu olduğunda “iyi ki faniyim” derdi. Ölüm ve ayrılık temasını süpervizyonlarda sıkça dile getirir, “hastalarınızla bu konularda rahatlıkla konuşabilmelisiniz, siz rahat olursanız onlar da sizinle rahat konuşabilir” derdi. Elizabeth Kübler-Ross'un terminal dönem hastalarla çalışmalarından her zaman etkilenmiş kendisi de epeyce terminal dönem hastasıyla çalışmıştır.
 
İleri yaşının ve hastalığın getirdiği zorluklarla yüzleşen ve daha da bilgeleşen, daha esnek, hayatı kucaklayan, olduğu gibi kabullenen, ölüme karşı duruşuna saygı duyduğum Leyla Hanım son günlerinde sevdikleri için yaşamaya gayret ettiğini, gerçekten ölmek istediğini, yaşayanların da gitmek isteyenleri göndermeyi ve bununla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini söylerdi. Ve bizlere kendi ölüm sürecinde ölüm gerçeğini kabullenmeyi de öğreterek gitti.
 
Leyla Hanım’a çok şey borçluyum. Şunu iyi biliyorum ki iyisiyle kötüsüyle onunla geçirdiğim süre olmasaydı ben bugünkü ben olmazdım. O’nu sevdim ve özlüyorum. O’nun varlığına, bilgisine, bilgeliğine her ihtiyaç duyduğumda yanımda hissediyorum. O'nu saygıyla, sevgiyle, minnetle anıyorum. Ve biliyorum ki "ayrılık sevdaya dahil" (Attila İlhan)...
 
Sizlere, mesleğini bir sanatçı-şair duyarlılığıyla icra etmiş olan Leyla Hanım’ı aktarmaya çalıştığım konuşmamı Edip Cansever’in dizeleriyle bitirmek isterim:
 
“...Ve odur ki büyüklük
 
Şiir insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse
 
O zaman ölünce de şiirler yazar insan
 
Ölünce de yazdıklarını okutur elbet...”
 
Teşekkür ederim...
 
*Bu konuşma 16 Ekim 2008 tarihinde, 44. Ulusal Psikiyatri Kongresi kapsamında düzenlenen “Leyla Zileli Anma Toplantısı”nda yapılmıştır.

         

ALS DESİGN STUDİO
Ali İŞERİ - ANKARA - TURKEY | M: +90 5495499171
HTML5 ve CSS3 © 2018
İçeriğe dön